Alevi Haber Ajansı - AHA
Anasayfa arrow Yazarlar arrow Hüseyin DEMİRTAŞ arrow Alevilere Atılan İftiraların Sonu Ne Zaman Gelecek?  
Wednesday, 23 July 2014 23:05
Alevilere Atılan İftiraların Sonu Ne Zaman Gelecek? PDF Yazdır E-posta

Alevilere Atılan İftiraların Sonu Ne Zaman Gelecek?Alevilere Atılan İftiraların Sonu Ne Zaman Gelecek?

Hüseyin DEMİRTAŞ

Alevilere yönelik sataşmalar, aşağılamalar, gerçek dışı iftiralar ve önyargılar bitmek bilmiyor. Son kez Star TV’de yayınlanan İzdivaç programında olduğu gibi, bu tür olaylara her gün bir yenisi ekleniyor.

Peki, normal mi tüm bu yaşananlar? Toplum içinde yüzyılların birikimini, önyargıların katılığını ve yaygınlığını düşününce böyle çıkışları kabullenmesekte normal karşılamak gerekiyor. Hatta Kızılbaş ve mumsöndü benzeri iftiralar, radyo, televizyon ve gazetelerde daha az yer alıyor denilebilir. Zira böyle mekânlar kamuya açık ve buralarda söz konusu iddialar dillendirildiğinde bunun bir bedeli var. Bunun için de aslında bu iddialar sadece ağızdan kaçabiliyor televizyon ve benzeri mekânlarda… Oysa bunlar buzdağının suyun üstündeki bölümünü bile temsil etmiyor. Sünni halk arasındaki önyargılar gerçekten çok derin ve güçlüdür. Ancak Türkiye’de bu tür önyargıları hiçbir araştırma yöntemiyle ölçemezsiniz. Çünkü kimse araştırmacılara samimi davranmaz.

Ya nasıl tespit edilebilir bu olgular? Araştırmacı, anketçi olduğunuzu belli etmeden girersiniz sohbet ortamlarına, örneğin atarsınız Aleviler hakkında bir iddia ve sonra dinlersiniz birer birer, nasıl dökülüyor bastırılmış önyargılar teker teker ortaya… Lakin halk arasındaki önyargıları tespit etseniz ne olacak ve ne değişecek? Koca bir hiç, teşhisi koyup tedaviye başlamadıktan sonra…

Tabii ki, Türkiye’de Aleviler, Kürtler, Romanlar benzeri sayısal olarak azınlık gruplara karşı çoğunluk toplumda var olan önyargıların tamamını yıkmak ve yok etmek mümkün değildir.  Bu uğurda mücadele ise çift başlı ilerler. Bir kere önyargılarla mücadeleyi önce tüm organlarıyla devletin başlatması gerekir. Sonra tabii ki bu suçlama ve asılsız iddialara maruz kalan kesimin işe el atması bir zorunluluktur. Aleviler örneğinden yola çıkarsak, devlet ve hükümet çoğunluk halk arasındaki mevcut önyargıları giderici veya en aza indirici hiçbir çalışma içine girmemektedir. Gerçi Alevi açılımları, çalıştayları ve Muharrem ayında TRT’den programlar yayınlama gibi bir dizi girişim göze çarpmaktadır ama tüm bu önlemler sadece buzdağının yüzeyini eritmekte; buna karşılık bir türlü temele inememektedir.

Öyleyse neler yapılırsa Alevilere yönelik iftiralar ve önyargılar en az düzeye indirilebilir?

DEVLET İŞE MUTLAKA EL ATMALI

Her şeyden önce devlet ve hükümet bu işe bilerek ve isteyerek soyunmalıdır. Malum Türkiye’de çoğunluk toplum din ve devlet merkezli düşünür ve davranır. Ülkemizde din ve devlet eşitlenmiştir neredeyse. Sıradan bir Türk-Müslüman-Sünni’nin aklına, din deyince devlet; devlet deyince de din gelir. Müslüman-Sünni mayalı bu toplumun içinde Avrupa’da olduğu gibi tabandan, aşağıdan yukarıya doğru bir değişim ve dönüşüm gerçekleşmez. Bizde değişim ve dönüşümün motoru devlettir. Devletin çekirdeğiyse ordudur. Bu çekirdek/merkez bir değişim ve dönüşüme karar vermedikçe, alttaki toplum kendiliğinden kesinlikle harekete geç(e)mez ve devletten bağımsız-bağlantısız bir sivil inisiyatif başlat(a)maz.

O yüzden Alevilerin çoğunluk toplumdaki önyargıların tepeden/devletten bir müdahale olmadan değişmesini beklemesi büyük bir hayalperestlikten ibarettir. Yani değişim ve dönüşüm için Türkiye’deki iktidar aygıtının dominant/baskın gücü ordunun ilgili hususta bir karar alması lazımdır. Sonra bu karar kademe kademe önce hükümete, sonra alt askeri ve siyasi bürokrasi katmanlarına dikte edilmelidir. Akabinde bu kararların uygulanmasıyla halk katında öyle bir değişim ve dönüşüm başlar ki, bir bakarsınız aradan çok kısa bir zaman geçmesine rağmen arzulanan hedeflere ulaşılmıştır. Örnek mi? Bundan 20 yıl önce Türkiye’de hem halk arasında hem de devlet katında en büyük tehlike komünizmdi. Yunanistan da ülkemizin baş düşmanları arasındaydı. Günümüzde artık ne komünizm ve Rusya büyük tehlikedir, ne de Yunanistan baş düşmanımız… 

Anlaşılacağı gibi Türkiye’de değişimin anahtarı devlettir. Devlet ise durup dururken bir değişim ve dönüşüme karar vermez. Bunun için bir baskının, bir iç veya dış zorlamanın mevcut olması gerekir. Aleviler cephesinden bakarsak, özellikle Avrupa Birliği (AB) katından Türkiye’ye yönelik baskılar vardır. AB Alevilerin konumunun düzeltilmesi için bir takım yasal ve anayasal düzenlemeler istemektedir. Ancak hükümet Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) aldığı kararlara rağmen örneğin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini zorunlu olmaktan çıkarmamakta, çeşitli ayak oyunlarıyla bu kararı “teğet” geçmeyi tercih etmektedir.

Yine Alevilerin tüm ısrarlarına karşın cemevleri ibadet yeri olarak tanınmamakta, Madımak müze yapılmamakta, Alevi köylerine cami inşası sürdürülerek asimilasyon pupa yelken devam ettirilmektedir. Kısaca devlet ve hükümet şimdilik Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerini göz ardı etmekte, bunlara kulaklarını tıkamakta; Alevi açılımlarından, çalıştaylarından somut hiçbir sonuç çıkmamakta ve adeta ipe un serilmektedir.

BU NE SAMİMİYETSİZLİK VE İKİYÜZLÜLÜK!

Vergisini veren, askere giden ve diğer vatandaşlık görevlerini eksiksiz yerine getiren Aleviler gibi gayet barışçıl bir topluma karşı böyle bir ikiyüzlülük, samimiyetsizlik görülmüş şey değildir. Hem Alevilerin sorunlarını çözeceğiz diyeceksiniz hem de en ufak bir jest bile yapmaksızın yola devam edeceksiniz… Bakınız hükümete, Madımak Oteli’nin müze yapılması gibi hiçbir yasal değişiklik gerektirmeyen bir talebi bile yerine getirmiyor. Gene Türkiye’deki asıl iktidarın başı ordu da, Şırnak’ta şehit düşen bir Alevi astsubayın cenazesinin cemevinden askeri törenle kaldırılmasına bile izin vermedi. Bazıları bu olayı münferit ve istisna olarak değerlendiriyor. Hâlbuki bana göre bu olay TSK’nın hükümete bir jestidir. TSK Alevi şehit için cemevinde resmi bir tören düzenlemeyip, şehidi ailesinin arzusu hilafına camiden uğurlayarak hükümetin cemevini ibadet yeri olarak tanımama ısrarına kuvvetli bir destek vermiştir. Ordu şehit cenazesinde bile politika yapmıştır. Bu olay ayrıca TSK’nın tüm sözde laiklik ısrarına rağmen ne derece Sünni bir yapılanma olduğunu da gözler önüne sermiştir. Özetle Türkiye Cumhuriyeti, hükümetiyle, ordusuyla, Diyanet’iyle Sünni bir sistemi esas aldığını açıkça ve kör gözlere sokarcasına bir daha ortaya koymuştur.

Görüldüğü üzere mevcut sistem kayadan öte çelik gibi sağlam bir şekilde Alevilerin, Aleviliğin ve onların taleplerinin önüne dikilmiştir. Sarsılması, taviz koparılması çok zor gibi durmaktadır. Buna karşılık, açılım-çalıştay tantanalarıyla birlikte su sızdırmaz gibi gözüken bu kalenin burcunda bir dizi gedikler de açılmıştır. Alevilerin hücumu buraya, bu zaaf noktasına olmalıdır. Muhataplarını çözüme zorlamanın yolu, Alevilerin bir iç baskı unsuru olarak harekete geçmesine bağlıdır. Tamam, AB zorlaması, Kürt sorununun şiddet boyutu, Ortadoğu’daki gelişmeler gibi dış baskı unsurları var ama bunlar en azından Alevilerin taleplerinin karşılanması noktasında şimdilik tek başına yeterli görünmüyor. Sistem, tekliklerden (tek millet, tek dil, tek din ve mezhep) taviz vermeye bir türlü yanaşmıyor. Fakat bu kervanın böyle gitmeyeceği de artık kafalara dank etmeli! Zira cin şişeden çıktı…

İşte bu noktada örgütlülük, organizasyon ve tabandan tavana bir eşgüdüm öne çıkmaktadır. Aleviler gerçekten örgütlü, kararlı, planlı ve projeli bir yapı olarak meydanlara inmedikçe kimsenin bir adım atacağı yok!

HAYATIN HER ALANINDA BİR ÖRGÜTLENME GEREKLİ

Peki, ne yapmalı, ne etmeli de sistemi istenen yönde bir değişime zorlamalıdır?

Bana göre artık pasif dernekçilikle varılacak yer yoktur. Aleviler böyle bir örgütlenme yapısıyla gelip gelip, sonunda elde edebileceklerinin sınırına dayanmışlardır. Sadece inanç örgütlenmesiyle ulaşılacak nokta burasıdır. Yani Aleviler taleplerini bir şekilde herkese duyurmuştur. Ama sadece duyurmuş; sağırların ve körlerin kendini şöyle bir toplamasına neden olmuştur. Buna karşılık çözümün anahtarını elinde tutan makamların bu talepleri duymuş, bilmiş ve bunları az çok kavramış olması yetmez. Bunları çözüme zorlayacak daha üst, daha aktif ve daha kararlı bir örgütlenmeye ihtiyaç vardır. Böyle bir örgütlenme de hayatın her alanında var olabilmelidir. Başka bir deyişle Aleviler, sadece cemevleri ve AKM’lerde değil, ekonomide, sanatta, kültürde, fabrikada, işyerinde; esnaf olarak çarşıda, öğrenci olarak okulda, velhasıl her alanda bir araya gelmeli ve dayanışma ağları oluşturmalıdır. 

Şöyle ki, bundan böyle aynı çarşıda, aynı meslekte, aynı iş kolunda faaliyet gösteripte veya aynı mahallede oturupta kendinden başka Alevileri tanımayan bir Alevi, Aleviliğinden şüphe etmelidir. Bu kişinin Aleviliği eksiktir. Sadece tanımakta yetmez! Söz konusu mekânlardan birinde bulunan iki Alevi tanışmakla kalmamalı ve önce kendi aralarında bir birlik/örgütlülük oluşturmalı; sonra da en yakın çevredeki kendileriyle benzer alanlarda faaliyet içinde olanlarla zincirleme bir örgütlenmeye gitmelidirler. Bu zincir önce dernekler, sonra federasyonlar ve nihayetinde de konfederasyonlar şeklinde bir çatıda buluşmalıdır. Örneğin bir çarşıdaki Alevi esnaf, Esnaf Birlikleri; bir kentteki işadamları, Alevi İşadamları Derneği; işçiler, Alevi İşçiler Birliği; muhasebeciler, Muhasebeciler Derneği; öğretmenler, Alevi Öğretmenler Birliği benzeri yeni örgütlülükler oluşturmalıdır. Bu örgütler hem çıkar ve mesleki hem de inançsal/öğretisel dayanışmanın merkezleri olarak faaliyet göstererek, kendi üyelerinin sesini ve taleplerini daha üst perdeden duyuran organlar haline gelmelidir. Aleviler ancak böyle tabadan tavana, hayatın tüm alanlarına seslenen örgütlülükler aracılığıyla bir baskı ve yaptırım gücüne kavuşabilirler. Sırf iman gücüyle bu hareket yürümez. Hayatın her alanında örgütlenilmeli ki, Aleviler sadece bir inanç toplumu değil, aynı zamanda maddi ve ekonomik bir güç olarakta büyük bir meydan okumanın içine girebilsinler… Aslında sorun da burada; hâlihazırda Aleviler büyük oranda bir inanç toplumu görünümünde. Gerçek bu değil hâlbuki… Gerçekte Aleviler maddi (parasal) ve manevi (kalifiye insan gücü) sermaye sahibi bir topluluk aynı zamanda. Ancak eldeki bu maddi ve manevi sermaye birikimi dağınık bir vaziyettedir. Marifet bu geniş, çok parçalı birikimin tek bir merkeze kanalize edilebilmesi ve toplanabilmesindedir. Yeni tarz Alevi örgütlenmesinin önündeki en öncelikli görev de bu olmalıdır.

FETHULLAH GÜLEN HAREKETİ ÖRNEĞİ

Amerika’yı yeniden keşfetmesine gerek yok Alevilerin… Bakınız, beğenelim beğenmeyelim Fethullah Gülen Hareketi bugün, ekonomiden eğitime, kültürden sanata hayatın her alanında taraftarlarını örgütleyerek 35 milyar dolarlık bir sermaye gücüne erişmenin yanında, AKP hükümetine de her istediğini yaptırabilir bir konuma gelmiştir. Hareketin mensupları kıtalar arası at koşturmaktadır. Onaylamadığın bir hareketin bazı yönlerini örnek almayacaksın diye bir kural yok. Aleviler de benzer bir yolla böyle devasa bir güce kavuşabilirler.

Bu tür bir örgütlenme tarzına çokbilmiş bazı solcularımız, demokratlarımız, “Toplumu bölüyorsunuz, işçiyi-esnafı parçalıyorsunuz” diye itiraz edeceklerdir hemen. Söylesinler Hak aşkına, şu anda meydanları zangır zangır titreten bir işçi, bir esnaf örgütlenmesi mi var? Eğitimde harikalar mı yaratılıyor? Hem hayatın her dalında örgütlenmek ulusal düzeydeki işçi hareketine ve benzerlerine bir zarar vermeyecektir. Toplamda ve son tahlilde bu örgütlenme, başta işçiler olmak üzere diğer ulusal çaptaki demokratik ve sol hareketlere bir ivme kazandıracaktır.  Kimse korkmasın, Türkiye’de bugüne kadar Aleviler arasındaki hiçbir uyanış ve gelişme sola ve demokratik güçlere hiçbir zarar vermediği gibi, aksine onları güçlendirmiştir. Bu durum bundan sonra da böyle sürecektir.

YA TOPLU KURTULUŞ YA TEKER TEKER İNTİHAR

Alevilerin haklarını alması, eşitlik yurttaşlık statüsüne kavuşması ve kendilerine yönelik önyargılar ile iftiraların en az seviyeye inebilmesi için yukarıda kabaca şemasını çizdiğimiz şekilde bir örgütlenme içine girmeleri kaçınılmaz gözüküyor. Bu tarz bir örgütlenmede de yediden yetmişe bütün Alevilere görev düşüyor. Çünkü Aleviler ya topluca harekete geçerek kurtuluşa erecekler, ya da inancına-kimliğine duyarsız-ilgisiz kalarak altı ağır ağır ısıtılan kazandaki kurbağa misali farkına varmadan haşlanıp gideceklerdir.

Bu durumu şöyle bir benzetmeyle açıklayabiliriz: İslam fıkhında farzlar ikiye ayrılır. Biri Farz-ı Ayn, yani herkesin yerine getirmesi gereken 5 vakit namaz, Ramazan orucu, hac, zekât vs. gibi ibadetlerdir. Bir de Farz-ı Kifaye denilen, İslam cemaatinden birilerinin yapmasıyla, diğerlerinin üzerindeki yükümlülüğün kalktığı, ölen birinin cenaze namazını kılmak gibi ibadetler bu kapsama girer. Buradan yola çıkarsak, yeni tarz Alevi örgütlenmesinde Farz-ı Kifayeye yer yoktur. Birileri yapsın, ben evimde oturayım denilemez. Farz-ı Kifaye çoğunluk toplumlarda olur. Aleviler gibi sayısal ve sosyolojik azınlıklarda örgütlenmenin her aşamasında bulunmak, buralarda görev ve sorumluluk üstlenmek ergenlik çağına ulaşmış her ferdin Farz-ı Ayn derecesindeki bir vazifesi olmalıdır. Aksi takdirde başkaları bir şeyler yapsın, arada ben de kurtulayım diye düşünen bu topluluğun mensupları, böyle durumlarda genelde hiç kimse bir şey yapmadığından zamanla yok olur gider.

Sonuç olarak Alevilerin Türkiye’de hak ettikleri yere gelebilmeleri, aşağılanmalardan, asılsız-mesnetsiz iftira ve önyargılardan kurtulabilmeleri için adam sendeciliği bırakıp, büyük bir azimle bu yeni tarz örgütlenmeye derhal başlaması olmazsa olmaz bir sorumluluktur. Tersine bir tavır ve bugüne kadar Alevi hareketini belli bir yere getiren ama artık yetersiz olan örgütlenme tarzında ısrar, Alevilerin önünde yeni ufuklar açmayacağı gibi ayak bağı da olacaktır. Kim ne derse desin Türkiye’de Aleviler için hayatın normalleşmesinin yolu buradan geçer. Aksine davrananlar, pehlivan tefrikasına dönen açılımlar ve çalıştaylarla Alevilerin sorunlarını “çözüyormuş gibi” yapanların ekmeğine yağ sürer.

Ayrıca Alevi’nin tüm dertlerinin çaresi, dermanı ve merhemi de kendindedir. Aleviler bu gerçeğin farkına varıp, gereğini yapmadıkça, seksenlik kart dedeler de, hayatının baharındaki şımarık Sünni delikanlılar da utanmadan ve hiçbir yaptırımla karşılaşmadan malum iftiraları sanki yanlışlıkla ağzından çıkmış gibi kusmaya devam edeceklerdir. Oysa Alevilerin devlet üzerinde etkili bir yaptırım gücü olsaydı, o adam korkusundan kesinlikle içindeki pisliği ortaya dökemezdi o ekranda. Düşünün bir kere, bu ülkede onca orduya kızan, İslam’a inanmayan, peygamberi sevmeyen, Sünnilere karşı önyargıları bulunan, Türk’e ve Türklüğe alerjisi olan vatandaş var. Bunların hiçbiri söz konusu bu duygularından en hafifini dahi yanlışlıkla olsa bile televizyon gibi kamuya ait platformlarda açık edebiliyor mu? Ağzından kaçırabiliyor mu bilinçaltında yatanları? Kesinlikle yapamıyor… Acaba neden dersiniz? Çünkü böyle bir hareketin hem kanuni (örneğin 301. Madde gibi) hem de linçte dâhil olmak üzere çok ağır fiili yaptırımları var da ndan! Bir makalesinin Türklüğe hakaret olarak yorumlanmasından dolayı Hrant Dink’in başına gelenleri henüz unutmadık… Şimdi anlatabildim herhalde derdimi?

---------- o O o -------------

Butzbach, 14 Eylül 2009

— Bu Makale Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK) Aylık Yayın Organı Alevilerin Sesi Dergisi’nin 130. Sayısında Yayınlanmıştır —

KAYNAK : Alevihaberajansi.com - 30 Eylül 2009

 
< Önceki   Sonraki >
Alevi Haber Ajansı *** Alevilerin Gören Gözü, İşiten Kulağı, Söyleyen Dili ***
Ajans Menü
Hakkımızda
Künye
Yayın İlkeleri
İletişim
Arama
Bağlantılar
Güncel

Yıldırım TÜRKER yazdı: Madımak helalleşmesi

Necdet Saraç’ın kaleme aldığı “Alevilerin Siyasal Tarihi” adlı kitap tüm kitapçılarda

Kitap Önerisi
Webdesign by Webmedie.dk Webdesign by Webmedie.dk